Muhabir olmak ister misiniz?

Bir Başlangıç Hikâyesi

Sibel Yiğit

Sibel Yiğit

E-Posta : sibelyigit76@yahoo.com

"Böyle işler torpilsiz olmuyor" dedi arkadaşım umutsuzluk içinde. Kaç zamandır iş arıyordu ve artık bütün umudunu yitirmişti belli ki. "O kadar dualar ettim, adaklar adadım nafile! Bütün kapılar yüzüme kapanıyor. Bunu hak edecek ne yaptım bilmiyorum. Şöyle önemli bir tanıdığımız da yok ki, gidelim yalvaralım yakaralım da bize bir arka çıksın".

Ona nasıl yardımcı olacağımı çok iyi biliyordum aslında. Fakat arkadaşımı daha evvel de ona sunduğum çözüm konusunda ikna edemiyordum bir türlü. O gün karşımda dertli dertli anlatırken, sözlerimin kalbine ulaşmasını sağlayacak ilginç bir formül geldi birden aklıma. Ve hemen uygulamaya karar verdim. İçimden usul usul dua ederken bu defa başarmak için, kurnaz insanlara mahsus bir gülüşle güldüğümü hatırlıyorum bir taraftan da.

Arkadaşıma, umutsuzluğa kapılmasına hiç gerek olmadığını, çünkü ona yardımcı olabilecek çok üst düzey bir dostum olduğunu söyledim bir müjde verir gibi heyecanla. Meraklandı birden, "Kim ki bu kişi?" dedi. "Aslında sen de tanıyorsun" dedim. "O kadar ünlü ve önemli biri mi yani?" diye sordu gözleri parlayarak. "Evet" dedim. "Kesinlikle!"

"Beni de tanıştırsana onunla. Neden daha evvel tanıştırmadın sanki?" dedi bunun üzerine. "Tanıştığın biri zaten. Eğer istersen seninle de dost olmasını sağlayabilirim. Çok büyük bir davet veriyor, katılmak ister misin? Böylece sen de onunla dost olabilirsin" dedim. "Olmam mı, tabii ki olurum!" "Nerede, ne zaman bu davet söyle hemen". "Her zaman, her yerde" dedim gülümseyerek. Arkadaşım şaşırdı: "Nasıl yani?"

"Aslında" dedim. "O ikimizle de dost olmaya hazırdı yıllar yıllar evvel. Fakat sen onunla öyle bir ilişki kurmayı tercih etmedin. Geçen zaman içinde benim onunla olan dostluğum ilerledi ve özel bir bağ oluştu aramızda".

Arkadaşım daha çok şaşırdı: "Nasıl yani, mahalleden filan biri miydi ve sonra ünlü oldu? Tüh ya, insan nereden bilebilir ki ama... Keşke samimiyetin ilerlerken bana da bir hatırlatsaydın. Vallahi kırıldım sana".

"Zaten sürekli hatırlattım. Ama sen bildiğini okudun" dedim.

"Nereye varmak istiyorsun Sibel'im ya? Amma uzattın" dedi bu kez kızgın bir tavırla. "Şu üst düzey dostunla görüştürmek istemiyorsan açık söyle lütfen!"

"Hâlâ anlamadın değil mi kimden bahsettiğimi? Allah'tan bahsediyorum ben". Lafın dönüp dolaşıp geldiği yer, hemen suratının asılmasına sebep olmuştu arkadaşımın.

Allah'a inanıyordu arkadaşım. Hatta ibadetlerini de yapıyordu bir ölçüde. Fakat O'nunla bir ilişkisi aslında yoktu. Allah; konuşmayan, duygularını dile getirmeyen, kendisine iletilenlere cevap vermeyen, yakın bir ilişki kurmanın mümkün olmadığı ve buna zaten izin vermeyecek olan, çünkü kullarının kendisini sevmesini değil, kendisinden korkmasını isteyen bir yaratandı onun nazarında. Arkadaşım; inanan ve ibadet eden insanların çoğu gibi, hakkında bu çeşit ön yargıların sahibi olduğu Allah'a yaklaşmak konusunda, içinde en ufak bir heyecan duymuyordu haliyle.

Allah ile kulu arasında; herşeyin çok ama çok güzel olduğu, tüm sırların paylaşıldığı, maceradan macereya koşulan, zaman zaman romantik ama en önemlisi güven dolu, umut dolu, sevgi dolu ve kulun iştiyakine bağlı olarak giderek güçlenen bir dostluk ilişkisinin mümkün olabileceğini, O'nu dilemeden nereden bilebilirdi ki?

Rabbi hakkında inandığı doğru şeyler de vardı aslında. Fakat bunların da iç dünyasındaki karşılığı her zaman zayıftı. Mesela "O ol derse olmayacak şey yoktur" diyordu diliyle. Lakin en basit konularda bile dua ettiğinde, meselenin yüzde yüz çözüleceğiyle ilgili bir güven hissedemiyordu iç dünyasında.

Ya da her ama her konuda herşeyin hayırlısını özellikle istiyordu dualarında; gelgelelim neticede Allah'ın ona verdiği her ne ise artık, onu da bir türlü beğenmiyordu. Üstelik söylenmekten ve şikayet etmekten de utanmıyordu. Herşeyi işiten bir Rabbe inanan insanın, o Rabbin verdikleri hakkında sürekli söylenmesi de garip bir durumdu aslında.

İbadetleri sadece Allah için yapıyordu elbette; ama o ibadetlerin doğuştan karanlık olan kalbini temizlemek gibi önemli bir fonksiyonu olduğunun ve nedense bunu sağlayamadıklarının farkında bile değildi. Çünkü en ince duygularla yaşaması gereken şeyi, dini; başkalarından miras kalıplar içinde ve gayet ezbere bir anlayışla yaşamaktaydı. Başka idraklere teslim etmişti kendi kulluğu ile ilgili tüm sorumluluğu. Ve sağlama yapma ihtiyacı hiç hissetmiyordu.

Arkadaşıma Allah'a ulaşmayı dilemesi gerektiğini ve dilerse ermiş bir evliya olabileceğini her söylediğimde bunu reddediyordu. Ona göre evliyalar çok eskiden yaşamışlardı ve seçilmiş özel kullardı. Oysa bu söylediği, Rabbimizin Hakk ve Adl esmaâlarıyla örtüşmüyordu asla. Yetmez; Rabbimiz zaten kendisi buyuruyordu hepimizi aynı fıtratla, hanif fıtratıyla yarattığını.

Evliya dilimizde tekil manada kullanılmaktaydı. Oysa gerçekte "velî" kelimesinin çoğuluydu. Velî ise dost demekti. Öyleyse evliya olmak neden imkansız olsundu? Rabbimiz yine kendisi buyuruyordu; hepimizi O'na dost olalım diye yarattığını. Ve Allah'a dost olmayanların, bunu dilemeyenlerin istemeseler de, farkında olmasalar da şeytana dost olduklarını.

Canım arkadaşımı çok seviyordum. Sanki nefsi ve iblis el ele vermiş ipin bir tarafındaydılar, bense diğer tarafta. Ve çekmeye çalışıyordum onu kendi tarafıma. Biliyordum ki bu tertemiz niyetimde yalnız değildim. Bulunduğum taraf Allah'ın tarafıydı zira.

Herkesten önemli ve güçlü bir Rabbi vardı. Ama o, Rabbine hayatı içinde o kadar küçük bir yer vermekteydi ki... Sanki yok denecek kadar az. Onun gerçekliği konusunda eksikti iç dünyasındaki şeyler. Bu, inanmak nasıl olabilirdi? Bu sanki, inandığına inandırmaktı kendini.

Şeytan da inanmaktaydı Allah'ın varlığına. O'nun gücünün öylesine farkındaydı ki üstelik "Ben Allah'tan korkarım" bile diyordu. Fakat yoldan çıkmıştı bir kere ve ayaktaydı artık tüm karanlıkları. Öyleyse Allah için yaşıyor olmanın, inanmak ve korkmak olamazdı ölçüsü.

Arkadaşım biraz mahcup olmuştu sanki. Allah'a dost olmanın ihtiyacını sanırım bu defa gerçekten hissetmişti iç dünyasında. Sevgili Rabbimizi uzaktan tanıyarak ezbere yaşanacak bir kulluk değil; ilerleyen bir dostluk içinde yaşanacak hakiki bir kulluktu üstümüze düşen. Vakti geldiğinde bizimle de konuşacağı, hikmeti ve ötesini yaşatacağı; sırlı, sürprizli bir kulluk mümkündü.


İzlenme: 527
htmlPaginator

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

YAZARLAR

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL

ÇOK OKUNANLAR


  • Haber bulunamadı

FOTO GALERİ

Ziyaretçi Sayacı

Bugün:
0 hit, 0 ziyaretçi, 0 ziyaret
Bu hafta:
32 hit, 16 ziyaretçi, 17 ziyaret
Bu ay:
337 hit, 194 ziyaretçi, 211 ziyaret
Toplam:
75160 hit, 25691 ziyaretçi, 28226 ziyaret